Dünyanın kimi zaman en çalkantılı, kimi zaman refah içinde yaşayan ülkesi Kıbrıs, Geçmişe
dönüp baktığımızda meselelerin bazen gündem boşluğunda bazen de devletlerin çıkarları söz
konusu olduğunda ortaya çıkması Kıbrıs’ın Uluslararası alanda devletler için ne kadar mühim bir
konumda olduğunun habercisidir.
Geçmişten günümüze Kıbrıs’ın durumunu incelemeye kalksak elbette bir yazı ile yeterli
olmaz, biz bizi ilgilendiren kısmı ile ilgileneceğiz. Türkiye için Kıbrıs ne demek, teşkil ettiği konum ve
niçin Türkiye’nin her daim elinde bulunmalı sorularına cevap arayacağız. Şimdi Kıbrıs ile ilgili ksa bir
tarihi yolculuğa çıkalım.
Kıbrıs’ın tarihini kronolojik olarak 1878-1960 arası değerlendirmek mümkündür. 4 Haziran 1878
anlaşması gereği İngiltere fiili olarak Kıbrıs’a yerleşmiştir ancak hukuki olarak hala Türkiye’ye
bağlıdır. 1914 yılına gelindiğinde ise İngiltere 1. Dünya Savaşı’nı bahane ederek Kıbrıs’ı ilhak ettiğini
duyurmuştur. 5 Kasım 1914 tarihli Lozan’da ise ‘’Türkiye, Britanya Hükümeti tarafından Kıbrıs’ın 5
Kasım 1914’te ilan olunan ilhakını kabul eder’’. Diyerek basına duyurmuştur. Böylece 1950’li
yıllarda Kıbrıslı Rumlar örgütlenip İngiliz yönetimine karşı şiddet eylemlerine başlayıncaya ve
Yunanistan’la birleşmek isteyinceye ( Enosis) kadar, Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde Kıbrıs diye bir
sorun var olmamıştır. Öyle ki Kıbrıs’tan Anadolu’ya göç sağlanmaktaydı, Bu göçler teşvik edilirken
Ada’daki nüfus dengesinin Türkler aleyhine bozulduğu da hiç önemsenmemişti. Çünkü
Cumhuriyet’in kurucu liderleri olan Atatürk de, İsmet İnönü’de, Osmanlı’nın son dönemdeki
felaketlerinden ders almışlar ve dış siyasette, dünya konjonktürüne ters düşmemeyi, anlaşmalara
kesin olarak uymayı, sıcak anlaşmazlıklardan uzak durmayı temel çizgi olarak benimsemişlerdi. Bu
çizginin üzerindeki süreçte Türkiye Misak-ı Milli sınırları içerisinde bulunan bazı topraklardan
Lozan’da feragat etmiş, 2. Dünya Savaşının dışında kalmış, 1947’de ‘’12 ada’’ nın Roma Anlaşması
ile İtalyanlardan alınarak Yunanlılara verilmesine tepki göstermemişti. Türkiye çizgisini Kıbrıslı
Rumların İngiltere’ ye başkaldırısı üzerine bozacaktır. Kıbrıs iç siyasetinde ipoteği haline gelmiştir
artık. 1950’lilerde Yunanistan’ın Enosis 1 söylemleri, İngiliz yönetimine karşı şiddet eylemleri ile
tırmanırken, Türkiyede’de ‘’Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak’’ ve ‘’Ya Taksim 2 Ya ölüm’’ şeklinde
değiştiği de görülmektedir. Ancak Türkiyede’ki gelişmeler acı sonuçlar doğurmuştur. Bakınız; 6
Eylülde, Selanik’te Atatürk’ün evine bomba konduğu haberinin hükümet taraftarı İstanbul Ekspres
gazetesinin ikinci baskısında yer alması üzerine (bu baskıyı yapan yazı işleri müdürü G. Sipahioğlu
haberin daha önce Anadolu Ajansında verildiğini söylemiştir) Kıbrıs Türktür Derneği İstanbul’da bir
miting düzenleyerek polisin tamamen seyirci kaldığı bir ortamda çoğunluğu Rumlara ait azınlıkların
mallarının, kiliselerinin ve okullarının hedef alındığı yıkma, yakma ve yağmalama eylemlerine
dönüşmesi Türkler ve Rumlar arasındaki barışı zedeleyecektir.
Benzer olaylar aynı gün İzmir’de de yaşanmıştır. Yunan konsolosluk binası ile Yunan
pavyonları yakılarak, azınlık ve Levanten evleri yağmalanıyor. Dönemin başbakanı Menderes
İstanbul ve İzmir’de sıkıyönetim ilan ediyor. 6-7 Eylül olaylarının bilançosuna baktığımızda, birkaç
1 Enosis, 1930’lu senelerde Birleşik Krallık idaresinde bulunan Kıbrıs adasının "Yunanistan'a bağlanması" anlamında kullanılmıştır. Genel
anlamı ise politika açısından "bir ülkenin sınırlarına dahil olma, birleşme" anlamına gelmektedir.
2 Taksim, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 1974'teki Harekatı'ndan önce Kıbrıs'ın ve 1974'ten sonra Kıbrıs'ın kuzeyinin bir il olarak Türkiye'ye
katılmasını hedefleyen düşünce.
yaşlı Rum ölmüş, 35 kişi yaralanmış, toplamda 5622 bina tahrip edilmişti. Asıl fena olan durum ise
Türkiye’nin uluslararası alandaki prestijiydi ‘’Barbar Türkler’’ sloganı her tarafa yayılmıştı. Dış
güçlerin Türkiye’nin Kıbrıs meselesinde yer almaması düşüncesi yaratılan algıdan kolaylıkla
anlaşılmaktadır. Türk hükümeti olayların ardından üzüntülerini bildirse de artık etiket bir kez
yapışmıştır. 6-7 Eylül olaylarının sorumluları ise hala açığa kavuşmuş değildir.
İNGİLTERE’NİN KIBRIS ÖNERİLERİ VE TÜRKİYE’NİN TAKSİM TEZİNİ BENİMSEMESİ
Yunanistan’ın Kıbrıs’ı genel kurulun gündemine sokma başvurusu BM’de 1955’te
reddedilmiştir. 6-7 Eylül olaylarında Atina ile Ankara arasındaki ilişkilerin kopma noktasına gelmiş
olması da göz önüne alındığında tüm bu gelişmelerin Kıbrıs’a olumsuz yansımaları kaçınılmazdır.
Türk ve Rumlar arasında karşıt partiler kurulup, görüşler belirtilirken Lefkoşa’da ilk kez iki
toplumun oturduğu kesimler arasına bariyer çekilerek kentin ikiye ayrılması hadisesi yaşanmıştır.
Bu konumda İngiltere hükümeti Mısır’da yaşanan gelişmeler dolayısıyla adaya duyduğu gereksinimi
dile getirmek yerine, self determinasyon ilkesinin Kıbrıs’a uygulanmasının önündeki engel olarak
Türkiye’yi göstermekle meşgul ediyordu gündemi. İngiltere Ada’daki konumundan vazgeçmek
istemiyordu. Çünkü, İngiltere bir sanayi ülkesidir, sanayi demek petrol demektir, petrol demek
Kıbrıs demektir. Kıbrıs yoksa İngiltere’de bitmiş demektir.(Dönemin sömürge yarışında)
Fakat İngiltere’nin Kıbrıs üzerindeki isteği yetersiz kalacaktır. Süveyş harekatının İngiltere
açısından başarısızlığı Kıbrıs’ın kaderinde bir dönüm noktası olmuştur. 1957 Eisenhower Doktrini ile
bilgede Batı’nın çıkarlarını kollama görevini İngiltere ABD’ye devretmektedir.
Stratejik bir konum söz konusu olduğunda ve o ülkenin kısmi zenginliklerinin bulunduğu
vakit söz hakkın maalesef ne o devlete ne devletin taban topluluğunda yaşayan halka verilmemesi
durumu, dünya üzerinde yaşanan en acımasız hareketlerden biridir. Döneme göre incelediğimiz
vakit Kıbrıs üzerinde tam 3 devletin varlığını sürdürmek istediğini görmekteyiz. 1.si elbette İngiltere
2.si dönemin ideolojisi olan komünizmi yayma çabası içerisinde olan SSCB, 3.sü güçlü Amerika ve
kendi içerisinde çırpınmaya çabalayan iki devlet; Türkiye ve Yunanistan.
Yunanistan’ın 12 adayı alması, aynı zamanda komünizmi benimsemesi ve megali idea 3
inancı elbette Kıbrıs’ta söz hakkı bulunan devletleri korkutmuştur. Yunanisan’ın büyümesinden
korkan güçlü devletlerin hamlesini afişe etmek zor değil. Elbette günümüzde Ortadoğu’da
uyguladıkları politikayı, o dönemde hiç değiştirmeden Kıbrıs üzerinde uygulayacaklardı ‘’böl ve
yönet’’ politikası, yaşayan iki topluluğu; Rumlar ve Türkleri birbirine düşürerek orada sömürge
yarışına devam etmek isteyen 3 güçlü devlet, amaçlarını gerçekleştirmiş durumdadırlar. Kıbrıs
meselesinin çözüme asla ulaşmadığını ve meselenin tekrar gündeme taşınacağını Güney Kıbrıs Rum
Yönetiminin tüm dünya devletleri tarafından tanınmış ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin hiçbir
devlet tarafından tanınmamış olmasından anlamaktayız. Sorun geçmişte tamamıyla çözüme
kavuşmuş olsaydı Kıbrıs üzerinden ne bir ikilik sağlanması söz konusu olurdu, ne de Türkiye
tarafının tanınmaması durumu. Kıbrıs üzerinde söz hakkı bulunan devletlerin çıkarlarına ters düşen
durumun gerçekleştiği aşikârdır. Fakat hususi fikrim olarak Kıbrıs stratejik durumu ve içerisinde
3 Megali İdea ya da Megalo İdea (Yunanca: Μεγάλη Ιδέα "Megali Idea", "Büyük Fikir"), Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u alarak, Bizans
İmparatorluğu’na son verdiği günden beri yürürlükte olan bir Yunan ülküsüdür. Bizans İmparatorluğu’nu bir Helen İmparatorluğu olarak
kabul eden Yunan milliyetçileri, Megali İdea adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizans’a ait olan tüm toprakları yeniden elde
ederek, Konstantinopolis (İstanbul) başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal etmektedirler.
barındırdığı doğal zenginliklerinden ötürü, dönemin güçlü devletlerinin çıkarlarına ters düştüğü
müddetçe ne kadar anlaşma yapılırsa yapılsın, çözüme ulaşması mümkün olmayacaktır.


