Nehirdeki en büyük balık, yakalanamadığı için büyüktür. ( Edward Bloom)
Daniel Wallace’nin yazdığı efsane romanı Büyük Balık’ta anlattığı karakter Edward Bloom, aşık, hayallerinin peşinden koşan, hiç duraksamadan devam eden yaşamında birçok farklı yeteneği bulunan, mistik yapılarda kişilerle tanışan, aynı zamanda ailesine de zaman ayıran, hayatı masal tadında yaşamayı seven/bilen karakterimiz.
Wallace’in bu güzel hikayesi sinemaya uyarlandığı vakit, oturup düşünme fırsatı bulamamıştım. Yönetmeni Tim Burton, bana göre mükemmel işler çıkarmış/çıkarmakta olan yönetmen. Çekeceği filmin pürüzsüz olacağı düşüncesindeydim. Ki hala öyleyim. Benim sorunum roman karakterinin, kendi kafamda kitabı okurken belirlemiş olduğum karakterin, başka bir zihnin kendi kafasında kurduğu biçimde ekrana yansıtması, artık o romandaki karakterin yalnızca Tim Burton’un tanımına göre bilinecek olması, filmi çekerken -elbette ayrıntıya girilmeyerek- en gözde alanlarının anlatılacak olması. Kişinin hayal gücünün sınırlandırılması… Karşı çıktığım nokta tam olarak bu. Peki romanları hayata aktarmak gerçekten iyi bir fikir mi? Romanlarda gerçekten tecrübe edilmeye, hayal kurmaya, söylenmeye değer neler var?
Romancılar sınıf çatışmasını Marx’tan, bilinçaltını Freud’dan önce keşfetmişlerdir. Bilim kurgunun babası olarak anılan Jules Verne romanlarında hem tarif ettiği buluşlarla teknolojik gelişmelere öncülük etmiş hem de deneyler yaparak ölçümlerde bulunmuştur. Siyaset biliminin babası olarak anılan Montesquie ise, siyasi ve toplumsal incelemeleri ile yeni eğilimlerin en iyi şekilde günümüze yansıtılmasını sağlamıştır. Bir ressam, çok iyi betimleme yapılmış romanı (mesela Mithat Cemil) okuyarak döneme ışık tutabilmektedir.
Günümüzde ise muazzam siyasi entrikalarla uğraşmaktan, romanlarda sunulan edebi, tarihi bilgilerden uzak kalmaktayız.
Roman okumak, hayata ve kadere beriden bakma, istikbalini tasarlama fırsatı sunar. Kişi okudukça canlanır, tasarlar ve ister. Hayalde kurularak yazılan romanların ötesinde, yaşanmış, gerçek bir hikâyenin romanlaştırılması, yaşanmış olanı değerli kılar. Fakat asıl mesele yaşanmaya değer romanlara sahip olmaktır. Zira hayat edebiyattan kıymetlidir. Edebiyat, yaşanılanı açığa çıkarma faaliyetidir.
Her yazılan yaşanılacak olan, her yaşanılan ise yazılacak diye bir kaidem yok elbette. Mesele roman yazmak değil yaşamak. Bir roman kahramanı değil, insan olmak.


