Bir Ayağımız Sonsuzlukta “ve’l-ba’su ba’d’el-mevt”.
(Garanti Karantina)
Toplumlar, asırlardır devletler arasında din savaşları olduğunu savunmuşlardır. Birbirini etkileyen bir sarman halinde süregelen din faktörünün kültürlerin oluşumunda yeri her ne kadar büyük olsa da, devletler arasında çok etkileyici bir faktör olamamıştır. Tarih sürecindeki imparatorluklar, krallıklar incelendiğinde asıl faktörün ekonomi olduğu açıkça görülmektedir. Din, adalet, toplumlararası ticaret hukukları sade ve sadece ekonomiye endekslenmiştir. İngiltere’de yaşanan Sanayi Devrimi sonrası toplumlarda oluşan iş bölümü, ardından kapitalizmle gelen ücretli emek sistemi ve modern topluma geçiş süreci ile dünyanın belli bir kısmında dini reforma uğratmıştır. Bu bağlamda Tek Tanrılı dinden çok Tanrılı dine geçiş süreci tam olarak 19.yüzyılda başlamıştır demek yanlış olmaz. –Tek Tanrılı din ekonomisi, çok Tanrılı din ekonomisi, kavramlar üzerinden insanların ekonomik olarak kullanılması.-
Amerikan Rüyasının yaşandığı bir dönemden bahsediyoruz. Her ailenin –en yoksul olanın bile- arabaya sahip olduğu, refah içinde yaşayan bir toplum örneği . Bu devlet modeline ulaşmak adına çalışıp didinen ayrı bir toplum –sadece çalışan, ulaşmak için her şeyini ortaya koyan- ve bu esnada oluşan farklı bir serüven, moda Tanrısına, rant Tanrısına, statü Tanrısına, güzellik Tanrısına tapmaya başlayan insanların oluşumu ve devletlerin artık bu kavramlar üzerine çalışması. Tek Tanrılı dini ise ekonomisi gelişmemiş toplumlara bıraktığı bir dönem. Bu toplumlara da sadece kullanılması gereken bir meta gözüyle bakılıyor. Ülkelerin toprağından, yer altı kaynaklarından, yaşayan vatandaşlarından faydalanan devletler, asla olması gereken ülke modeline ulaşması adına destek vermiyor. Anlayacağınız üzere rüya hep rüya olarak kalıyor.
Devletler ilk olarak kendi benimsediği dinleri bir idelolji olarak diğer devletlere benimsetmek ve dini amaca giden bir araç olarak kullanmak istemişlerdir. Keza bu konuda başarısız olduklarını söyleyemeyiz. Tek bir medeniyeti, kültürü, adaleti ve özgürlük anlayışını da kabullendirmeleri zor olmamıştır. Fakat günümüzde bu harmanlaşan halden memnunlar mı? İşte orası tartışılır.
Çok Tanrılı bir düzen ile düşünen beyinlerin bir robota dönüştüğünü kimse inkar edemez. İnsanların hayata geliş amacının bir mala sahip olmak olarak değerlendiren ve insanı bu kadar basit gören bir dünya sistemi içerisinde yalnızca ekonomik gücü elinde tutan toplumların savunduğu tüm gerekçeleri sorgusuz sualsiz kabul etmek ise bir o kadar ahmakça.
Düşünelim unutulmaya yüz tutan değerlerimiz ve kayıplarımız neler? Tekrar düşünelim, kendi medeniyetini unutmuş bir milletin geleceğe nasıl bir faydası dokunabilir.


